Tarih Hakkında Herşey..

Heterodoks Sufilik




<%WindowTitle%>

Heterodoks Sufilik

Sufi ve tasavvuf kelimeleri Kur’ân ve hadislerde zikre¬dilmediği gibi, sahabe ve tabiin devrinde bilinen kavramlar da değildir. Sufi; Tasavvuf ehline verilen isim ve sıfatlar arasında en çok tutulanıdır. Suhreverdi, mukarrebunu sufiye, abrarı mutasavvıfa anlamında kullanmaktadır. Sufinin, Cenabı-ı Allah’a kurbiyetten, ruh makamına yükselen kişi olduğunu, mutasavvıfanın ise zühde hayatına özenen kimse olduğunu söylemektedir. Hicri II. asrın ortalarından sonra kullanılmaya başlayan ve giderek yaygınlaşan kavram “sufi” kavramıdır.

Sufi ve tasavvuf kelimeleri Kur’ân ve hadislerde zikre¬dilmediği gibi, sahabe ve tabiin devrinde bilinen kavramlar da değildir.

Sufi; Tasavvuf ehline verilen isim ve sıfatlar arasında en çok tutulanıdır. Suhreverdi, mukarrebunu sufiye, abrarı mutasavvıfa anlamında kullanmaktadır. Sufinin, Cenabı-ı Allah’a kurbiyetten, ruh makamına yükselen kişi olduğunu, mutasavvıfanın ise zühde hayatına özenen kimse olduğunu söylemektedir. Hicri II. asrın ortalarından sonra kullanılmaya başlayan ve giderek yaygınlaşan kavram “sufi” kavramıdır. İlk defa “sufi” lakabıyla anılan zat, bir rivayete göre Cabir b. Hayyam el-Kufi (ö.150/767), bir başka rivayete göre ise Ebu Haşim el-Kufi’dir. Her ikisi de Kufeli olan bu zatların durumları nazar-ı itibara alındı¬ğında “sufi” kavramının önce Kufe ve Basra’da ortaya çık¬tığı söylenebilir.

Tasavvufi terim olarak ise. İlahi bir feyz olarak kâinatın sırlarını bilme kudretidir. Tasavvufla ilgili şeyleri okuyup ta bu ne istir demeyin. Zira tasavvuf kâl degil, hâl isidir.(Magnolia) tasavvuf, mana âlemi ile ilgili bir duyuş, düşünüş, ve inanış sistemidir. Bu sistemde sadece Allah’ın birliği değil, Allah’ın varlığı ve onun yegâne mutlak varlık olduğu esasına dayanir. Buna göre insan da Allah’tan kopmuş bir nurdur ve geçici bir sure için beden kılıfına burunmustur. Bundan dolayıdır ki insana büyük saygı duymak gerekir. (mutasavvıflar insanları çok severler sevmelidirler) tasavvuf düşüncesine bağlananlara Mutasavvıf denir.

Tasavvuf bir terbiye, hatta dünyaya bakış sistemidir. Ki Türk Tasavvufi hayatında müzikte önemli olmuş ve Tasavvufla beraber sufileri hale sokmuştur. Tasavvufla birlikte ortaya çıkan Tekke tabiri, İbadetlerin çoğunluğu yapılan tekkelerde yapılmaktadır. Yani Tekkelerin yapımı da önemli hale gelmiştir. Günümüzde hala Bektaşi Tekkelerinin varlığı bilinmektedir.

Tasavvufa girmeyi; Kıymetli elbiseyi hırkaya, ipekli kumaşı yün kumaşa değişmek olarak da adlandırılışı görülmektedir. Bu duruma Mistik Müslümanlık anlayışı da denmektedir. Anadolu’da âlimlerin devlet adamları tarafından desteklenmesi bu anlayışın gelişmesini de sağlamıştır.

Türkiye’nin her tarafında bulunan bu teşkilatlanmaların yalnızca iman gücünü artırmakla değil aynı zamanda dini ve sosyal fikir propagandalarıyla halkı harekete geçirdikleri de bilinmektedir. Yine Türk âlimleri Sivas Medreselerinde yetişmiş Türklerin kendi kültürel kimliklerine uygun yaşamalarını sağladıkları gibi devlete ve halka tesirde bulunarak oluşturdukları medrese kültürünü yayıyorlardı. Medreselerin ortaya çıkardığı düşünce yapısında sosyal düzene taraftar Tasavvuf hareketleri filizleniyor, bu şekilde Sivas’taki dini hayatta düzenlenmiş oluyordu.

Bu tanımlardan sonra Tasavvufun-Sufizmin gelişiminden bahsetmek gerekmektedir;

Hicri ilk iki asrın zahid-sufi’leri genellikle Basra, Kufe ve Horasan’dan yetiştikleri halde III.-IV. asrın sufi’leri İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinden ortaya çıkmışlardır. Basra, Kufe ve Horasan, tasavvufî canlılığını sürdürürken, Mısır, Nişabur, Şam ve özellikle Bağdat, bu zaman aralığında büyük mutasavvıfların çıkışı için gerekli zemini hazırlamıştır. İlk tasavvufî eserler, bu

Dönem de kaleme alındığı gibi, ilk tasavvuf kavramları da bu dönemde kullanılıp yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu tarihten itibaren sadece tabirler, ıstılahlar, ekiller ve zahiri şeyler değişmiştir; ancak esaslar hep aynı kalmıştır.

Bu kapsamda sonradan gelen büyük mutasavvıfların ve bazı filozofların tasavvuf terimlerinin önemli bir kısmını Basra merkezli İhvan-ı Safa’dan aldıkları söylenebilir. Bununla birlikte Risalenin birçok yerinde din, felsefe, akli ve pozitif ilimlerle birlikte tasavvufi erdemlere de büyük önem vermiştir.

Hakikatin ancak ruhun temizlenmesi suretiyle elde edebileceğini söyleyen İhvan-ı Safa, böylece sufi’lerin anlayışına yaklaşır; fakat sufi’lik yolunu bir sistem olarak değil de sadece üstün bilgiye ulaşmak için zihnî bir vasıta olarak kullanır. Onlar, nefis duruluğu için hem din, hem de dünya meselelerinde doyuma ulaşmanın lüzumuna inanırlar. Bunun için, insanın gücü ve kabiliyeti oranında tevhide ulaşması, eşyanın hakikatlerini ve evrenin sırlarını araştırması ve maddî ihtiyaçlarını yeterince temin etmesi, bunları yaparken de Allah’a kulluk ederek, O’ndan yardım dilemesi gerekir.

Risaleler’de gaye ruhları süslemek ve ahlâkı düzeltmektir. İhvan-ı Safa nazarında, insan, iyi ahlak sayesinde insan mertebesinden çıkıp melek mertebesine yükselecek ve bozulu âlemi olan bu dünyadan kurtulup ebediyet mertebesi olan Allah’a ulaşabilecektir. Şu halde İhvan-ı Safa’da ruhun arınması, ahlâkın tek ölçüsüdür denilebilir.

Onlar, ahlâkı, ruh arınması üzerine temellendirmekte ve ahlâkı, ilimden; aksiyonu, teoriden üstün tutmaktadırlar.

Ruhun arınmasında önemli işlevi olan kalp, İhvan’a göre, organların en soylusu, her duyunun merkezi ve tüm duyguların sığınak yeridir. Tüm duyular ve algılanan eyler önce kalbe iletilir. Kalp bunların anlaşılması için beyine ulaştırır.

Bunun yanında kalp gözü ve basiret gözü gibi kavramları da kullanan İhvan için, asıl körlük kalp gözünün körlüğüdür.

Var olanlara kalp gözüyle bakabilmenin yolu olun zühd sayesinde insanların, başka birçok erdemli davranışı elde etmesi mümkündür. Zühdün zıddı olan hasletleri, dünyaya rağbet etmek ve ihtiraslarının kurbanı olmak eklinde tasavvur eden İhvan, bu özelliklerin düşük ahlâk, kötü fiiller ve çirkin eylemlere uymakla ortaya çıkacağını düşünür.

Aşırılıkların girdabında kaybolmadan dünya ve ahret dengesini kurmaya çalışan İhvan için, Allah’a ibadet yalnızca namaz ve oruçtan ibaret değildir; bilakis dünya ve ahiretin her ikisinin imarıdır. Çünkü Allah, her iki tarafın da imarını irade eder. Dolayısıyla her kim ayırt etmeksizin dünya ve öte dünyanın ıslahına çalışırsa, Allah karşılığını ona sunar.

Anadolu’da XIII. yüzyılda faaliyet yürüten mutasavvıflar arasında:

Konya’da Evhadüddin-i Kirmani (ö.635/1237), Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.672/1273), Şems- i Terbi zi, İbn-i Arabi (ö.638/1240), ve onun en önde gelen temsilcisi Sadreddin-i Konevi (ö.673/1274), Sadreddin-i Konevi’nin müridlerinden ve Şeyh-i Ekber’in bazı musannefatını şerheden Müeyyedüddin Cendi (ö.691/1292) ile İbnü’l-Fariz (ö.632/1235)’in Kasade-i Taiye’sine şerh yazan Sadeddin-i Fergani (ö.699/1300), Mağribli Afifüddin Tilimsani; Tokat’ta kendi mürid ve müntesibi MuınüddinPervane’nin yaptırdığı hangahta irşad faaliyetini sürdüren Lemeat sahibi Fahreddin-i İraki (ö.688/1289); Kayseri ve Sivas’ta Mirsadü’l-İbad müellifi Necmuddin-i Daye (ö.654/1256); Kırşehir’de Ahi Evran (ö.660/1261) ve mutasavvıf bir halk ozanı olan Yunus Emre (ö.720/1320)’yi sayabiliriz.

XII. yüzyılda Anadolu’da yaygınlaşmaya başlayan tasavvufi düşünce(şehirlerde genelde suni düşüncenin olduğunu hatırlatmak gerekmektedir), iki farklı çizgide gelişmekteydi:

Birincisi Iraki’ler adıyla meşhur ve genellikle Arap dünyasından gelen, tasavvufun zühd ve takvaya önem veren tahalluk boyutunu benimseyen ahlakçı sufiler ile keşf, marifet ve vahdet-i vücud gibi tahakkuk boyutuna önem veren ârif sufilerin temsil ettiği çizgiydi.

Kadirilik ve Rıfailik mensupları gibi tasavvufi hayata hız kazandıran akımlarla Muhyiddin İbnu’l-Arabi ve Sadreddin-i Konevi gibi tasavvufi düşüncenin kuramcıları, bu çizginin en önemli temsilcileridir.

İkinci çizgi ise Horasaniler diye ifade edilen, Maveraunnehir ve Harizm bölgelerinden gelen ve daha çok cezbeye önem veren mektepti. Bu ekolün en önemli temsilcileri ise:

Şehabu’ddin es-Sühreverdi (ö.635/1238), Necmuddin-i Kübra (ö.623/1226), Bahauddin Veled (ö.635/1238), Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi (ö.637/1240), Necmeddin-i Razi (ö.654/1256) ve Fahreddin-i Iraki (ö.685/1286)’dir. Bu iki ana çizginin sentezi on üçüncü yüzyılın ikinci yarısında Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.672/1273) tarafından gerçekleştirilen Mevleviliktir.

Selçuklu hükümdarları sufilere karşı samimi bir tutum sergileyip fethettikleri bölgelerde onlar için tekkeler inşa etmekteydiler. Bunun bir örneği, 545/1150 yılında Amasya’da bina edilen Hankah-ı Mes’udi’dir.


Copyright © 2011 Mhe
Bu Site En iyi Firefox'da Görüntülenir.
Sitemizdeki yazilar Kaynak Gösterilerek kullanilabilir.

Bugün 4 ziyaretçi buradaydı.